Hüdaverdi Arıboğan 31 Mayıs 2008
M.Kemal ATATÜRK
Cemology Onuncu köy Yazarlar
Ruhumuz Bozuk Çıktı!
Yitik Dostlar
Yaşamda var olan toplumsal zenginliklerin farkında olmamak ve bunun vereceği hazdan mahrum olmak, insan yaşamı için tam bir fukaralık ve talihsizliktir.
Doğanın ortasında gezinirken, nasıl ki o güzelliği oluşturan tek tek ayrıntıları kaçırıyorsak ve envai bitki, çiçek ve böcekten ancak bir iki tanesine gözümüz takılıyorsa, günlük yaşamımızda da birçok güzelliği ve renk cümbüşünü öyle kaçırıyoruz.
Bizden olmayana, bize benzemeyene ilgi duymuyoruz. Farklılığa karşı ya algıda körlüğü yaşıyoruz ya da farkındalığın huzursuzluğunu. Bizden farklı olana karşı mesafeli, kibirli, korkak ve aciz bir tutum takınıyoruz. Aynadaki siluetimize bakmayı marifet sayıyoruz.
Hayatı tekrarlamayı; aynı tip insan görmeyi, aynı sözleri duymayı ve aynı filmleri seyretmeyi seviyoruz. Etnik kökenlerden, farklı inançlardan, farklı cinsel tercihlerden ve farklı yaşam tarzlarından öcü gibi korkuyoruz. Bundan dolayı da hayatı siyah ve beyaz olarak belirlemiş olan bizler, hayatın içindeki ara tonlardan, enfes renk cümbüşünden kendimizi mahrum bırakıyoruz.
Oysa baharın kendini göstermeye başladığı bu günlerde, yeşilin yüzlerce tonu ve sayısız renk ve cinsteki çiçeklerin yerine; sadece siyah ve beyaz renkler hâkim olsaydı hayat bizim için daha çekici olabilir miydi? Olmazdı elbette. Doğanın seyrine aykırı çünkü. İşte " biz " ya da " siz " ayrımı da insanın doğasına aykırı bir tutumdur. Ayrımda ısrar edenlerde de psikolojik ve patolojik nedenler aramak gerekir bence.
İstanbul' da yaşamayı sevmemin en büyük nedenlerinden biri de; bu şehrin, bu renklilikten yeterince nasibini almış olmasındandır.
Etrafımda, sokaklarda veya caddelerde daha çok, farklı etnik köken ve inançlardan, yaşam ve duygularında tercihleri farklı olan insanlardan görmeyi isterdim. Onlarla komşu olmayı, dost olmayı, kendilerine ait özel lezzetlerinden tatmayı, ağıtlarında onlarla ağlamayı, sevinçlerinde onlarla kahkaha atmayı ve onların dilinden şarkıları ezberleyip bu şarkıları onlarla söylemeyi ve bu memleketi onlarla birlikte sevmeyi çok isterdim. Ve onlara âşık olmayı...
Ama teker teker uzaklaştırdık onları bu coğrafyadan. Bu toprakların asli unsurlarını küstürdük. Kendi vatanlarında yalnızlığa, içine kapanmaya mahkûm ettik. Onlara hayatın, iki nokta arasında düz bir çizgi olduğunu dayattık. Yazık ettik, hem onlara hem de kendimize.Yazık, çok şey kaybettik.
Bu coğrafyada kendini farklı ya da marjinal gören tüm dostlara bir çağrıdır bu yazı. Biliyorum bu dalaşta hepimiz günahkârız. Birbirimizin hak ve hukukuna tecavüz ettik. Ama gün; kimin daha çok haksızlık yaptığını ortaya çıkarma günü değil bence.
Gün; dostluk, kardeşlik, barış ve kaynaşma günüdür. Gün; bu dostluk ve beraberliğin güçlenmesinden öcü gibi korkanları " öcü " hale getirme günüdür. Dostluk harcımızı ne kadar güçlendirirsek, toplumsal renklerimizi de o kadar canlı hale getiririz. Tek tek her birimizin yaşamına da yeni anlamlar katmış oluruz.
Bu dostları gittiğim kafe veya barlarda görmek, parkta oturduğum bankta da rastlamak istiyorum. Aşkı ve sevgiyi platonik yaşamaktansa, bu duygularımı onlarla karşılıklı paylaşmak istiyorum. Benim rızam olmadan elimden alınmış ve benden uzaklaştırılmış yitik dostlarımı yeniden kazanmak istiyorum.
Üç Çocuk mu Hiç çocuk mu?
Hüdaverdi Arıboğan 7 Mayıs 2008
olmazsa hasbelkader yeni doğacak çocuklara da temiz ve yaşanılır bir dünya sunmak da boynumuzun borcu olmalıdır.
Özel halk otobüslerine dikkat
Hüdaverdi Arıboğan 5 Mayıs 2008
Ancak, ne yazık ki, özel halk otobüslerinin sürücülerine bu testler uygulanmıyor. Bunun sonucu olarak da, hemen her gün İstanbul’ da bu otobüsler ya kaza yapıyor ya da kazaya sebep oluyorlar.
Hafıza Kaybı
Binnur Edisan
binnuredisan@gmail.com
Hayatımın bazı karelerini silmek ister miydim?
Hiç yaşanmamış varsaymaktan, amiyane tabiriyle salla gitsin, mantığından öte bir şey dediğim. Kendi özel alanımızda aslında var olmuş bir kimliği sanki hiç tanımamış hatta daha önce hiç görmemiş gibi…
Silebilmek elimde olsa kimler olurdu o listede acaba? Hafızamın kıvrımlarındaki hangi dosyayı çağırdığımda ‘hata’ sinyalini almak isterdim mesela… Düşündüm de ne kadar ürkütücü! Hiç istemezdim. Sahip olduğu her şeye benim kadar heyecanla bağlı biri için sahiden çok ürkütücü.
Yüreğimdeki yangının karşısına geçip bir sigara yaktığım ve efkarlanarak geçmişimin cayır cayır yanışını izlediğim o zamanlarda bile -her şeye rağmen- hiç bir anıyı silmek istemedim.
'Şöyle korunaklı bir sığınağım olsa, o sığınaktan dışarıya hiç çıkmasam, çok uzun bir süre yalnız kalsam, hiç bir şey duymasam, hiç kimseden haber almasam, ama herkes sağ salim olsa... ' dediğim oldu elbette. Kimsenin bana acımasına fırsat tanımadan gitmeyi istemiştim evet ama unutmayı, yok saymayı değil...
Küçüklüğümde oyun oynarken yere düşüp dizlerim, avuç içlerim yara bere içinde kaldığında da hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkar oyuna devam ederdim.Arkadaşlarım acıyarak bana baktıklarında ‘acımadı ki’ derdim ısrarla.Acırdı oysa zırıl zırıl ağlamamı gerektirecek kadar acırdı hem de...O yaşlarda, yere düştüğüm an yanıma koşup dizimdeki yaraya üfledi diye terk etmiştim ilk aşkımı.Bir daha beni çağırmak için zilimize basma; çünkü seninle oynamayacağım artık! demiştim öfkeyle; merdivenlerden çıkarken ağlamıştım 'acıdı bana eşek!' diye diye…Büyüyünce de acıyan yanlarımı hep sakladım ben. Hiçbir zaman yüzümdeki o mağrur ifade silinsin istemedim. İçine atmak, denilen oyunu nedense en iyi oynayan hep bendim! Aşklarım oldu, kırgınlıklarım oldu, artık bunu kaldıramaz, diye düşünülen vedalarım oldu ama hep acımadı kiii, dedim.
Şimdi açıkça söylüyorum: Acıdı ve hep acımıştı!
Not: Aylar önce yazdığım ama bir süre yayında kaldıktan sonra sildiğim bir yazı ... Aslında boşluksuz yazılardan biri olarak kalsın istiyordum; ama bazı satırları değiştirsem de içeriğinden vazgeçemedim...
Umarım hafıza kaybına uğramayı hiç istemeyiz...







